12 Aralık 2015 Cumartesi

Ölümün Eşiğinde Football Manager

İş yok, eş yok, uzun dönem yazalım en azından daha iyi bir askerlik geçirir ve biraz daha para kazanırız dedik, uzun dönem yazdık. Kurayı çektik, Foça Komando okulu. Annem dedi ki, "iyi şanslısın, Foça'da askerlik yapacaksın..." Sinirlendiğimi hatırlıyorum, "Şanslı olduğumu söyleyip beni ferahlatmak zorunda değilsin" diye. Çünkü şanslı da değildim zaten, olabilecek en şanssız adamdım zira sadece 2 ay Foça'da olacaktım, oradaki eğitimi bitirip doğuya gidecektim...


550 asteğmenle birlikte eğitim alıyoruz, spor eğitimlerinden ve sınavlardan en yüksek ortalamayı tutturen 25-30 kişi, eğitim sonrası gideceği birliği kendisi seçebilecekti. Tekirdağ istiyorsan orası, İzmir istiyorsan orası... Benim hayat felsefem hiç o 30 kişinin içine girmek olmadı tabi. Bizi ilgilendiren, 31. ile 550. arasında ne fark olacağıydı. Bir fark yoktu, biz de makara kukara eğitimleri geçtik. 500. kişi falan oldum yanlış hatırlamıyorsam. Spora müsait olmayan kişiler vardı. İleri doğru bir adım attığında zaten 50 kişiyi falan geçiyordun. Askerlik anısı anlatıyor değilim, eğitimi bitirdik, son gün kura çekiliyor ve Hakkari - Şırnak ve onların alt birlikleri içerisinde dağıtılıyorsun. Biz çektik, Hakkari - Yüksekova. Benim kafamda hiç bir şey canlanmıyor tabi. Gerçi Hakkari, Şırnak'tan daha iyi diyorlardı. Bi komutan örnek verirken, "Arkadaşlar kafayı takmayın, Tekirdağ çekip bir karının üzerinde kalp krizi geçirip de ölebilirsiniz, Şırnak'ın bilmem ne birliğinde çok mutlu da olabilirsiniz..." Bizim arkadaş tam da o "Şırnak'ın bilmem ne birliği" ni çekmişti, "ulan herif olumsuz örneği bile benim gideceğim yerden verdi, ben kesin boku yedim" demişti. Haksız da sayılmazdı. Bize istatistiksel olarak 550 kişiden 3-4 kişinin hayatını kaybedeceği söylenmişti, hakikaten de öyle oldu. Neyse,

Foça'yı bitirdik, 15 gün izin verdiler. Güya subayız ya, evi taşıyacağız yeni görev bölgemize. Öyle bir şey yok tabi. 15 günde 15 kilo almıştım. Gelelim en can alıcı yere, laptop falan varsa yanınıza alın, orada zaman geçirirsiniz demişlerdi. Ben de don alet fanila yayında laptopumu da almıştım. Van havaalanına inerken, şehit cenazeleri de bizi bırakıp geri dönecek uçağa yükleniyordu... Gideceğim yer hakkında en ufak bir fikrim yok, orada ne iş yapacağımla da ilgili hiç bir fikrim yok. Tamamen bilinmezlik.

Neyse, 3 gün 5 gün tuttular bizi Van'da, sonra Yüksekova'ya geçtik. Oraya gelince işin rengi değişti. Meğer zaten Yüksekova merkezde de görev yapmayacakmışız. Yüksekova'ya bağlı 5 sınır karakolu var, bizi oralara dağıtacaklar. Tam bilgisayar oyunu gibi, her karakolun kendine göre avantaj ve dezavantajı var. Eğer iklim ve coğrafi şartlar zorluysa, terör ihtimali azalıyor. İnsana yakın, bir geçiş güzergahındaysan marketin falan var, insanlar var ama orada da terör var. Benim karakol kağıt üzerinde en ortalama olandı. Oradaki bir asker bir fotoğraf gösterdi, karakolun fotoğrafı lakin fotoğrafta karakol yok. Kar altındaymış... Aklımı kaçıracağım, ne gibi bir belirsizliğe doğru gidiyorum...

10 gün falan helikopter sevkiyatı bekledik, sonra bizi aldılar helikopterle karakola attılar. Her tarafı dağlarla çevrili bir coğrafya. 100 metre aşağıda bir köy var, karşıda İran sınırı ve bir İran karakolu, bir de bizim karakol işte.


Sürprizlerimiz bununla da bitmiyor. Sorduk, görevimiz nedir diye. Dediler ki, karakolun etrafında mevziler var, orada askerler karakol güvenliği için nöbet tutacaklar, siz de onların başında nöbet tutacaksınız. Saatler tersten işliyor, gündüz yatıp gece ayaktayız. En sinir olduğum soruydu ama kesin soracaksın, ben söyleyeyim; Pazar yoktu abi. Pazar, zaten gün itibariyle yoktu. Zira terörün pazarı yoktu ki günün pazarı olsun onun da pazara çıkma faaliyeti olsun.

Mevzi dediğimiz yer, karakolun 100-200 metre uzağında bir oda. Taştan falan yapılmış. İçerisinde 1-2 divan var. Ortada bir soba. Ha, bir de elektrik prizi. Kabloyla karakoldan çekmişler, Allah razı olsun. Akşam 17'den sabah 05'e kadar falan orada uyumadan duracaksın, başka işin yok. Esasında tam bir FM ortamı değil mi? Oyuncun tam gole giderken, mevziye atılacak bir bombayla ölebiliriz ama FM bu riski arttıran bir şey değil neticede. Öyle bir durumda gözünü karartıyorsun, ne olacaksa olsun diyorsun. Ne yapayım yani her gün 12 saat boyunca duvara mı bakayım?


Başladım Fm oynamaya. Mokoena, Djibril Cisse forvet ikilisini o günden bugüne hiç unutmam. Kaç kupalar kazandım, kaç şampiyonluklar yaşadım. Hiç bir mağlubiyetten sonra da oyunu tekrar açmadım. Zira süre sonsuzdu, gelecek sene kazanırdım o kupayı da. Orada kaldığım 7-8 ayda her akşam 8-10 saat Fm oynadım. Her oynayışımda da oyunun yapımcılarına şükrettim. Fm diye bir oyun olmasaydı, o 8 ay hiç ama hiç kolay geçmezdi. Diğerleri gibi o süreyi uyuyarak geçirirdim belki de ama biliyorsunuz, orada uyursan ölürsün. Uyuyacağına öl daha iyi yani.

Karakol komutanını bir şekilde kızdırırsam laptopa el koyuyordu. 5-6 gün sonra bir güzel anını sıkıştırıp laptopu geri istiyordum. Hatta komutana da yükledik Fm'yi. Akşamları gelip 4-4-2'nin inceliklerini falan soruyordu. Başka bir arkadaş benim bilgisayarda kendine yeni oyun açmıştı, ben uyurken o Fm oynuyordu. Bizim komutanın başarılarına yalandan şaşırdığımızı, tebrik ettiğimizi hatırlıyorum. Umurumuzda değildi ki aldığımız Şampiyonlar Ligi. Biz bir an önce oradan kaçmak istiyorduk. Laptopun kapağı kapanınca içinde bulunduğumuz şartlara dönüyorduk, o yüzden hiç kapatmak istemiyorduk, o zaman nasıl daha hızlı akacaksa öyle...


Bir dağın tepesinde, bir odanın içinde, bir prizden gelip akan bir hayat... Bir elinde mouse, gözün ekranda sol kanattan akan oyuncuda, diğer elinde de tüfeğin... Ya o gece gelirlerse... Gelsinler de önce şu oyunu bir save edeyim...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder