30 Aralık 2015 Çarşamba

Volkan Demirel Euro 2016

Ben milliyetçi bir insan değilim. Hayata o perspektiften bakmadığım için, spora da bakmam. Dolayısıyla, bir sporcunun Milli takımda oynamayı reddetmesini, vatana ihanet olarak yorumlamam. Hakkıdır ve bu hak tanınmalıdır. Sporcular hiç bir gerekçe göstermeden, Milli takımda oynamayı reddedebilmeliler. Zira Milli takımda oynamayı reddetmek demek, doğal olarak bunun sağlayacağı maddi ve manevi katkıyı da reddetmek demek. Bu reddi tercih eden insan, özgür bırakılmalıdır.

Lakin Volkan Demirel'in Milli takım reddi, bir sportif olaydır ve bu çerçeve içinde değerlendirilir. Bir maçtan 20 dakika önce, eldivenlerini çözüp sahadan ayrılan bir sporcu, ister Milli takım olsun, isterse kulüp takımı olsun, ahlaken bir daha o eldivenlere, o forma altında dönmemelidir.

Çünkü Volkan Demirel'in eldiven çıkartma meselesi, biliyoruz ki Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesi. Milli maçın Galatasaray'ın stadında oynanması, kale arkasında Galatasaray taraftarının olması ve oradan küfretmeleri... Volkan Türkiye'nin her yerinde küfür yer. Küfürü savunduğumdan değil, küfür meselesi bu ülke sporunun doğal akışı içinde vardır. Ne yani? Fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe kariyeri boyunca Volkan'a hiç mi küfür etmemiştir?

Dolayısıyla, Volkan'ın orada verdiği tepki, kulüpçü çizgide bir tepkidir. Dediğim gibi, ben bunun özgürlüğüne de inanıyorum. Kardeşim ben Milli takımda oynayıp o küfür edenleri kurtarışlarımla mutlu etmek istemiyorum diyebilirsiniz. Bu, yaşam hakkı kadar doğal bir şeydir. Volkan Demirel, ben bir daha Milli takımda oynamak falan istemiyorum deseydi, takdir edilmeliydi.

Peki Volkan ne yaptı? "Hocam çağırırsa, Euro 2016 kadrosunda olmak istiyorum" dedi. Ben Volkan'ı beğenirim ama sevmem. Bu kenarda dursun da, şu açıklamayı kendisine hiç yakıştıramadım. Sevmememe rağmen yakıştıramadım. Sen eldiveni attın, gittin Volkan. Bunu maça çıkmaya 15 dakika kala yapmasan, en ufak bir eleştiri olmazdı. Bu senin kararın, tercihindi. Lakin o tavrın bedelini ödemedin sen Volkan. Kapattılar, gitti.

Senin attığın eldiveni biri yerden aldı, eline taktı oynadı. Sonra diğer maçlarda da oynadı. Sen yoksun o işin içinde. Sen nerede varsın? Işıkların, prestijin olduğu yerde, Fransa'da varsın... Yok öyle hikaye. Elemeleri siz oynayın, şampiyonaya giderseniz "Hocam çağırırsa, oynarım..." Ne güzel iş ya Volkan? Ne güzel iş?

Niye attın eldiveni o zaman kardeşim?

Milli takım, iyi olanın oynayacağı yerdir. Adam sakattır, sezon boyu oynamamıştır ama şampiyonaya gider. Adam tüm sezonu formsuz geçirmiştir, 1 ay kala form yakalar, çağırılır gider. Sporda bunlara yer vardır. Lakin elemelerin ortasında eldiven atıp, Şampiyonaya katılımdan sonra "çağırırsanız gelirim" diye bir hikaye yoktur.

Volkan'a yakışan, "Ben Milli takımı bıraktım kardeşim, beni çağırmayın." demektir. Volkan bunu demiyorsa, dedirtmek gerekir. Volkan'ın Milli takıma katılması büyük hata olur. Onun hakkıydı, bu daha iyi kaleciydi değil mesele. Volkan, bıraktın mı kardeşim? Teşekkürler yolun açık olsun. Ayrıca, bana küfrettiler, eldiven atayım da gideyim diye bir olayı da kimse yemiş değil. Hele, "aman ceza alırsın" falan diye apar topar stadyuma geri getirildikten sonra. Bunlar hesaplı kitaplı yapılacak işlerdir. Hesaplı da yapılsa, hesapsız da yapılsa bir bedeli vardır. Çok da önemli bir bedel değildir, yere attığın eldiveni, yerden alıp tekrar giymeyeceksin. Giyeceksen de yere atmayacaksın...

Not: Medyada bu meseleye dair bir fikir açıcı yazı okudunuz mu? Okuyamazsınız çünkü medya o işlere bakmıyor. Onlar şuna bakıyor; Volkan çağırılır başarılı olursa ona göre yazarız, başarısız olursa ona göre yazarız. Volkan çağırılmaz ve başarısız olunursa ona göre yazarız... Fikir, ilke falan olmadığı için doğal tabi.


24 Aralık 2015 Perşembe

Büyük Takım Oyunculuğu

Oğuzhan'ı izleyin. Önce Olcay'ı olay mahallinden uzaklaştırıyor ve kızıyor. Onu yaparken Veli dalıyor. Dönüp onu uzaklaştırıyor. O esnada Veli yapacağını yapıyor zaten, görüyor kırmızıyı. Oğuzhan'ın dönüp kızdığı adam yine Olcay... Zira fitili ateşleyen o. 

Melo ve Sneijder göbek atıyorlar zira maçı o an kazanıyorlar... Oğuzhan da mağlup tarafta kalıyor. 
Çirkeflik, hakemi aldatma veya kırmızı çıkardı & çıkmazdı muhabbetinde değilim. O hengameden bir galip, bir mağlup çıkıyor. 

Büyük takım kazanan takımdır. Türlü işlerle rakibi eksiltmekten bahsediyor değilim, eksilmeyeceksin. Eksilirsen kaybedersin. 

Oğuzhan en formsuz, en kötü döneminde dahi büyük takım oyuncusuydu. Sadece bu bile arkasında daha fazla durmayı gerektirirdi. Zira diğer yandan da, Olcay - Veli - Oğuzhan üçlüsünden en tecrübesiz, en toy olan da Oğuzhan'dı oysa.



18 Aralık 2015 Cuma

Teknik Direktörlerden Adamlık Dersleri

Hamza Hamzoğlu'na "haksızlık" yapıldı ve Galatasaray'dan gönderildi. Ertuğrul Sağlam'a "haksızlık" yapıldı ve Bursaspor'dan gönderildi. Hamza Hamzaoğlu, Bursaspor'un başına geçti. Benim bu "haksızlık" işlerine kafam basmaz. Bir kulüp bir profesyonel haksızlık ettiyse, o profesyonel işini iyi yapmakta ise, başka bir kulüp açar kapısını... Serbest pazar dediğimiz şey işte. Profesyonel dünyada büyük şirketler arasında da transfer oluyor neticede.

Mesela Hamza Hamzaoğlu, tıpkı Slaven Bilic gibi, burada tartışmalı & başarısız veya başarılı kariyerini alıp, bir Avrupa takımının başına geçebilirdi. Galatasaray teknik direktörü titri, buna yeterdi diye düşünüyorum. Neden olmadı? Neden, olmasının en ufak bir ihtimali bile yoktu?

"Ya kardeşim, onların kültürleriyle, bizimkisi şeysi..." Söylenen şey bu. Peki, takımlarda Türk oyuncu kalmadı, Hamza Hamzaoğlu veya herhangi bir Türk teknik direktör Avrupa'da çalışamıyorken, nasıl olacak da, Türkiye'deki kulüplerdeki yabancılarla çalışabilecek? Onların kültürleri "şeysi" olmayacak mı? Hamzaoğlu - Sneijder ilişkisi mesela?

Sana haksızlık yapıldıysa, pazar bunu görür. Git sen de Leverkusen'in teknik direktörü ol. Benfica'ya git, Everton'a git, Napoli'ye git, Valencia'ya git, Gladbach'a git. Alman 2. ligine git yahu. Sen oralara gidecek kalibrede değilsen, Galatasaray seni gönderirken nasıl haksızlık ediyor?

Bir futbolcuyu değerlendirirken, Avrupa'daki mestektaşlarıyla, evrensel kriterler üzerinden değerlendirmiyor muyuz? E hangi Türk hoca evrensel kriterlerde bir fark yaratmış bugüne kadar?

Bir haber; "Hamza Hamzaoğlu, kadro dışı kalan Miroslav Stoch ve Josue'yi affetti." Bu adamları kulüp kadro dışı bırakıp kulüp affettiyse, kulübün kendine saygısı yok. Eğer önceki teknik direktör kadro dışı bırakıp, Hamza Hamzaoğlu affettiyse, o zaman teknik direktörlük mesleğine saygısı yok. Vardır bu, temiz sayfa çekelim, ben Stoch'u oynatırım ayakları. Bu bu Stoch'ların da futbola döndüklerini hiç görmedim. Yalandan rüzgar yapmak için kullanılırlar.

Devamlı "Adamlık" konuşmaları... Biz adamlığı sözde değil, icraatta bekleriz. Kardeşim bu Stoch ve Josue önceki teknik direktörlerine "haksızlık" etmişlerdir, çok meraklılar ya bu laflara. Mesleğe yapılan saygısızlıktır. Ben bunları affedersem mesleğime ihanet etmiş olurum diyebilen var mı? Be Hamza hoca, Bursaspor'un sorunu Ertuğrul Sağlam mıydı ki, şartların hiç biri değişmemişken, gittin Bursa'ya hoca oldun.

"Ya ne yapsaydım, mesleği mi bıraksaydım?"

Yoo, dünyada binlerce kulüp var. Madem Türkiye'deki yapıdan memnun değilsin, Şampiyonlar Ligi oynamış hocayı, birileri alırdı be hocam. Almadılar mı? Dünya mı sana haksızlık ediyor hocam? Niye haksızlık etsin ki? Senle ne dertleri var yani?

"E kardeşim, Bilic'i de oraya götüren şey, salt teknik direktörlüğü değil, futbolculuğunun da orada olması..." Sen de oyna o zaman kardeşim, sen de oyna. Tutan mı var?

Türkiye'deki sistemin bütün arızalarının, bütün defolarının parçası olup, o defolar içerisinde bir yerlere gelip, sonra ilk fırsatta aynı yere çakmayı da ben anlamıyorum açıkçası.

Türkiye'de yapısal hiç bir değişikliğe imzasını atmamış, sistemi zorlamamış, tamamen uyum sağlamış adamlar çıkıp bize "İmparatorluk", "Adamlık" falan satıyorlar ya, ben o işi de anlamıyorum. Kulüplerin ne kadar rezil yönetildikleri ayrı mesele de, kimse kendini çekip tertemiz bir noktaya yerleştiremez - Mustafa Denizli'nin tabiriyle- netcede.

17 Aralık 2015 Perşembe

Futbol: Hatalar Oyunu

Her konuyu anlatırken bazı klişeleri kullanırız. Klişelere karşı değilim, anlatımı kolaylaştırır lakin bazı klişelere karşıyım zira doğru değil.

Futbol hatalar oyunudur... Bu klişenin evrensel mi, yerel mi olduğunu bilmiyorum esasında. Almanca, Fransızca, İngilizce karşılıkları var mı ve kullanılıyorlar mı acaba? Zira günümüz sporunda değil klişe olarak kullanılması, mücadele edilmesi gereken bir söz bu.

Varsayalım ki söz doğru. O zaman dünyanın en az hata yapan takımları Bayern ve Barcelona mı? Ne yani, onları diğerlerinden ayıran şey, "hata" yapmamaları mı? Biz tribünde veya ekran başında, bir futbol maçı izlerken "acaba hangisi daha az hata yapacak?" diye mi izliyoruz? Tamam, hakem hata yapsın diye izlediğimiz kesin de, peki sporcular?

Mevzuyu hata üzerinden anlatmaya başladığında, güzelliklere ulaşma şansın sıfır. Oysa bir oyun bu. Kaybetmemek için değil, kazanmak için oynanıyor. Kazanmak için de rakibini alt etmenin yollarını ararsın. Barcelona bazen bir gol atar, bakarsın savunmada biri hata mı yaptı diye. Hayır, hata olarak nitelendirebileceğin hiç bir şey yoktur ama Barcelona golünü atmıştır.

Kaldı ki, hata ile yanlış arasında da ciddi bir fark da var. Hata istemsizce yapılıyor. Hatayı yapan kişi bile o an farkediyor hata olduğunu. Dönüp pardon falan diyor. Yanlış ise, kişinin farkında olmadığı bir şey değil. Doğru olduğunu sanıyor. Misal, Quaresma maç içinde bir dolu yanlış tercih yapar. Hiç birinde de özür dilemez. Farkında değildir zira. Hata değildir o, yanlıştır artık.

Bir koç, bir teknik direktör hata ile uğraşmaz. Yanlışlara odaklanır. Sen en güzel seti çizer ve uygulatırsın, takımın üçlükçüsü bomboş atışı kaçırdığında o set de boşa gider. Lakin bu o setin ve o kurgunun yanlış olduğu anlamına gelmez. Hatadır en fazla. Çizdiğin setin sonunda top, takımın en kötü şutöründe kaldıysa, o yanlıştır mesela. Affı olmaz.

Futbol hatalar oyunu falan değildir en nihayetinde. Ben bir hatalar manzumezi falan da izlediğim kanaatinde değilim. Ben bir tutam yaratıcılık, bir parça özgünlük, çokça takım oyunu ve bütünlüğü, aynı anda aynı şeyi düşünüp, kurgulayıp, oynamanın ve rakibi alt etmenin peşindeyim.

Evet, yıllar önce Inter, sıfır hata ile oynadığı için Barcelona'yı elemiştir. Lakin tek maçtır o. O maçtan bu yana Barcelona nerede, Inter nerede, Chelsea nerede, Mourinho nerede? Anı yakalarsın o an olur. Uzun vadede kazanan hep üretmeyi ön plana alandır. Yoksa zaten futbolu da at çöpe gitsin. Kaldı ki, Inter'e turu getiren 2. maç değil, üretim yapmaya oynadığı 1. maçtır.

Profesyonellerin dilinin, sporun dili olmasına izin vermemek gerek. Onlar hata yapmamaya, mevcut pozisyonlarını korumaya odaklanabilirler. Oysa biz izleyiciyiz. Biz rakibine geçilmemeyi değil, geçmeyi temel alırız. Her oyuncu rakibini geçecek diye bir kural yok ama bir oyuncuyla geçilmiyorken, diğer oyuncunla geçmeyi hayal etmek zorundasın.

Futbol hayal oyunudur. Başında, içinde, sonunda herkes hayal kurar. "Bi tane sıkıştırırsak" da bir hayaldir. Oysa top kendiliğinden gol olmaz, o hayali kurman ve o anı araman gerekir. O anı aradığın an, aslında risk aldığın, insiyatif aldığın andır. İşte o yüzden kazanmak için hata yapmamak değil, bir üretim hayaline yaslanırsın...

Rıza hocaya inanmayın. o oyunu hep yedikleri basit goller üzerinden anlatır.  Sorulması gereken asıl soru, sizin o esnada ne ürettiğinizdir. Bir yumruk gibi sıkılmış, gerilmiş takımdan uzun vadeli güzellik çıkmaz. Takım biraz akacak, biraz süzülecek, bazen çağlayacak... Hata mı? Elbette yapacak.

Sporda hata da var, yanlış da var. Lakin tüm dünyanın izlediği, izlemekten de bu kadar keyif aldığı sporları, hatalar üzerinden anlatmak kadar yanlış bir iş yok.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Ölümün Eşiğinde Football Manager

İş yok, eş yok, uzun dönem yazalım en azından daha iyi bir askerlik geçirir ve biraz daha para kazanırız dedik, uzun dönem yazdık. Kurayı çektik, Foça Komando okulu. Annem dedi ki, "iyi şanslısın, Foça'da askerlik yapacaksın..." Sinirlendiğimi hatırlıyorum, "Şanslı olduğumu söyleyip beni ferahlatmak zorunda değilsin" diye. Çünkü şanslı da değildim zaten, olabilecek en şanssız adamdım zira sadece 2 ay Foça'da olacaktım, oradaki eğitimi bitirip doğuya gidecektim...


550 asteğmenle birlikte eğitim alıyoruz, spor eğitimlerinden ve sınavlardan en yüksek ortalamayı tutturen 25-30 kişi, eğitim sonrası gideceği birliği kendisi seçebilecekti. Tekirdağ istiyorsan orası, İzmir istiyorsan orası... Benim hayat felsefem hiç o 30 kişinin içine girmek olmadı tabi. Bizi ilgilendiren, 31. ile 550. arasında ne fark olacağıydı. Bir fark yoktu, biz de makara kukara eğitimleri geçtik. 500. kişi falan oldum yanlış hatırlamıyorsam. Spora müsait olmayan kişiler vardı. İleri doğru bir adım attığında zaten 50 kişiyi falan geçiyordun. Askerlik anısı anlatıyor değilim, eğitimi bitirdik, son gün kura çekiliyor ve Hakkari - Şırnak ve onların alt birlikleri içerisinde dağıtılıyorsun. Biz çektik, Hakkari - Yüksekova. Benim kafamda hiç bir şey canlanmıyor tabi. Gerçi Hakkari, Şırnak'tan daha iyi diyorlardı. Bi komutan örnek verirken, "Arkadaşlar kafayı takmayın, Tekirdağ çekip bir karının üzerinde kalp krizi geçirip de ölebilirsiniz, Şırnak'ın bilmem ne birliğinde çok mutlu da olabilirsiniz..." Bizim arkadaş tam da o "Şırnak'ın bilmem ne birliği" ni çekmişti, "ulan herif olumsuz örneği bile benim gideceğim yerden verdi, ben kesin boku yedim" demişti. Haksız da sayılmazdı. Bize istatistiksel olarak 550 kişiden 3-4 kişinin hayatını kaybedeceği söylenmişti, hakikaten de öyle oldu. Neyse,

Foça'yı bitirdik, 15 gün izin verdiler. Güya subayız ya, evi taşıyacağız yeni görev bölgemize. Öyle bir şey yok tabi. 15 günde 15 kilo almıştım. Gelelim en can alıcı yere, laptop falan varsa yanınıza alın, orada zaman geçirirsiniz demişlerdi. Ben de don alet fanila yayında laptopumu da almıştım. Van havaalanına inerken, şehit cenazeleri de bizi bırakıp geri dönecek uçağa yükleniyordu... Gideceğim yer hakkında en ufak bir fikrim yok, orada ne iş yapacağımla da ilgili hiç bir fikrim yok. Tamamen bilinmezlik.

Neyse, 3 gün 5 gün tuttular bizi Van'da, sonra Yüksekova'ya geçtik. Oraya gelince işin rengi değişti. Meğer zaten Yüksekova merkezde de görev yapmayacakmışız. Yüksekova'ya bağlı 5 sınır karakolu var, bizi oralara dağıtacaklar. Tam bilgisayar oyunu gibi, her karakolun kendine göre avantaj ve dezavantajı var. Eğer iklim ve coğrafi şartlar zorluysa, terör ihtimali azalıyor. İnsana yakın, bir geçiş güzergahındaysan marketin falan var, insanlar var ama orada da terör var. Benim karakol kağıt üzerinde en ortalama olandı. Oradaki bir asker bir fotoğraf gösterdi, karakolun fotoğrafı lakin fotoğrafta karakol yok. Kar altındaymış... Aklımı kaçıracağım, ne gibi bir belirsizliğe doğru gidiyorum...

10 gün falan helikopter sevkiyatı bekledik, sonra bizi aldılar helikopterle karakola attılar. Her tarafı dağlarla çevrili bir coğrafya. 100 metre aşağıda bir köy var, karşıda İran sınırı ve bir İran karakolu, bir de bizim karakol işte.


Sürprizlerimiz bununla da bitmiyor. Sorduk, görevimiz nedir diye. Dediler ki, karakolun etrafında mevziler var, orada askerler karakol güvenliği için nöbet tutacaklar, siz de onların başında nöbet tutacaksınız. Saatler tersten işliyor, gündüz yatıp gece ayaktayız. En sinir olduğum soruydu ama kesin soracaksın, ben söyleyeyim; Pazar yoktu abi. Pazar, zaten gün itibariyle yoktu. Zira terörün pazarı yoktu ki günün pazarı olsun onun da pazara çıkma faaliyeti olsun.

Mevzi dediğimiz yer, karakolun 100-200 metre uzağında bir oda. Taştan falan yapılmış. İçerisinde 1-2 divan var. Ortada bir soba. Ha, bir de elektrik prizi. Kabloyla karakoldan çekmişler, Allah razı olsun. Akşam 17'den sabah 05'e kadar falan orada uyumadan duracaksın, başka işin yok. Esasında tam bir FM ortamı değil mi? Oyuncun tam gole giderken, mevziye atılacak bir bombayla ölebiliriz ama FM bu riski arttıran bir şey değil neticede. Öyle bir durumda gözünü karartıyorsun, ne olacaksa olsun diyorsun. Ne yapayım yani her gün 12 saat boyunca duvara mı bakayım?


Başladım Fm oynamaya. Mokoena, Djibril Cisse forvet ikilisini o günden bugüne hiç unutmam. Kaç kupalar kazandım, kaç şampiyonluklar yaşadım. Hiç bir mağlubiyetten sonra da oyunu tekrar açmadım. Zira süre sonsuzdu, gelecek sene kazanırdım o kupayı da. Orada kaldığım 7-8 ayda her akşam 8-10 saat Fm oynadım. Her oynayışımda da oyunun yapımcılarına şükrettim. Fm diye bir oyun olmasaydı, o 8 ay hiç ama hiç kolay geçmezdi. Diğerleri gibi o süreyi uyuyarak geçirirdim belki de ama biliyorsunuz, orada uyursan ölürsün. Uyuyacağına öl daha iyi yani.

Karakol komutanını bir şekilde kızdırırsam laptopa el koyuyordu. 5-6 gün sonra bir güzel anını sıkıştırıp laptopu geri istiyordum. Hatta komutana da yükledik Fm'yi. Akşamları gelip 4-4-2'nin inceliklerini falan soruyordu. Başka bir arkadaş benim bilgisayarda kendine yeni oyun açmıştı, ben uyurken o Fm oynuyordu. Bizim komutanın başarılarına yalandan şaşırdığımızı, tebrik ettiğimizi hatırlıyorum. Umurumuzda değildi ki aldığımız Şampiyonlar Ligi. Biz bir an önce oradan kaçmak istiyorduk. Laptopun kapağı kapanınca içinde bulunduğumuz şartlara dönüyorduk, o yüzden hiç kapatmak istemiyorduk, o zaman nasıl daha hızlı akacaksa öyle...


Bir dağın tepesinde, bir odanın içinde, bir prizden gelip akan bir hayat... Bir elinde mouse, gözün ekranda sol kanattan akan oyuncuda, diğer elinde de tüfeğin... Ya o gece gelirlerse... Gelsinler de önce şu oyunu bir save edeyim...


11 Aralık 2015 Cuma

Nacho Monreal

Nacho Monreal'i bilir misiniz? Arsenal'in sol beki. Geçen ay İngiliz medyasında bazı ropörtajları yayınlandı. Kıssadan hisse, bize verilen mesajlar var. 

Arsene Wenger bir istikrar adamıdır. Karar verir ve uygular. Uzun vadeli planlar yapar. Bu planlar içerisinde oyuncuların kariyer planlamaları da vardır. Bir oyuncusuna "bu benim sol bekim olacak" dediyse, olana kadar uğraşır. Kötü dönemlerinde onun güvenini zedeleyecek oyuncu seçimleri yapmaz, arkasında durur. Bu yüzden "maçı" da kaybetmeyi göze alır. Lakin baştan söyleyeyim, bu tarif ettiğim bilgiler, Nacho Monreal'i anlatmıyor. Enteresan tarafı da bu.

Andre Santos faciasından sonra, İngiliz Milli takımının da kadrosunda bulunan ama vasat oyunculuktan öteye gidemeyen Kieran Gibbs için bir alternatif oyuncu ihtiyacı doğmuştu. Yukarıda anlattım oyuncu aslında Gibbs'ti. Gibbs'le forma rekabeti yapacak, onun önüne geçmeyecek ve iş görecek bir oyuncu ihtiyacı... Zaten o ihtiyaç sebebiyle de Andre Santos gelmiş ama olmamıştı. Bir gün bir baktık Malaga'nın sol beki, Arsenal'e imza atmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam, 10 milyon pound civarında bir meblağ karşılığında... İlk etapta İngiliz medyası da Monreal'den ne bekleyeceğini oturtamadı. 


Monreal'in Arsenal kariyeri de öyle şaşalı başlamadı zaten. 3 hafta Gibbs oynuyor, 1 hafta Monreal oynuyordu. Zaten planlanan oydu. Oradaki esas adam Gibbs'ti. Gibbs sağlıklıysa oynuyordu ama ekseriyetle sağlıklı kalamıyordu.
Arsenal geçen yıla 2 stoperle başladı. Yedek rotasyonunu zorlama oyuncularla kapatmaya çalıştı. Chambers, Debuchy gibi esasında bek oyuncuları dönem dönem yama olarak stoper oynatıldılar. Lakin bir de sol stoper ihtiyacı vardı, o işi de Monreal idare etmeye başlıyordu. İngiltere'de 4 hafta sakat kalırsanız muhtemelen 6-7 maç kaçırırsınız. Koscielny sakatlanınca da, böyle bir periyodu Monreal oynamak zorunda kaldı. Güçlü değil, hızlı değil, zaten stoper değil... Monreal başlarda gerçekten zorlandı. Hatta tek başına maç verdiği de oldu. 2-3 maça vasata yaklaştı, kalan 3-4 maçta da stoperde kimin olduğu hissedilmeyen başarılı maçlar oynadı. Zaman geçti, Koscielny iyileşti, formayı geri aldı. 

İşte Monreal için tarihi kırılma da tam o arada oldu zira bu sefer de Gibbs sakatlanmıştı. Geçen sene tam devre arası, Monreal düzenli olarak bek oynamaya başladı. Bu sefer geçmiş dönemlerden farklı olarak, hazırdı, maç eksiği yoktu ve her ne kadar stoper oynamış olsa da, oynamış olmanın verdiği bir özgüven vardı. Arsenal ligin 2. yarısında, tamamı Monreal'in sok bekliğinde Avrupa'nın en yüksek galibiyet yüzdelerinden birine ulaştı. Gibbs dönmüştü ama artık kenarda bekliyordu. Ve sezon finali olan FA kupası finalinde de -bence- takımın en iyi oyuncusu olarak sezona noktayı koydu.

Bugün artık ligin en iyi sol beki kabul ediliyor. Arsenal'de artık sol bekin hataları değil, asistleri konuşuluyor. Peki ilk geldiğinde dökülen, o seviyenin oyuncusu olmadığını ortaya koyan sporcu, aynı değerlerle, nasıl Premier ligin en iyi sol beki olabiliyor? Bunu kendi de söylüyor zaten, "Her ne kadar stoper de oynasam, oynuyor olmam önemliydi. Sol bekte yakalayamadığım oyun devamlılığını, stoper oynayarak yakaladım ve sol beke geçtiğimde artık zinde, hazır, güvenli bir şekilde oynayabildim..."

Bizim Türkiye'de sahip olamadığımız noktalardan biri de bu. Karar verip gözümüzü kapatamıyoruz. Zira karar verirken de kendimize güvenmiyoruz. Yeninin albenisi bizi çoğu zaman eldekinden de mahrum ediyor. Kusursuzu ararken, verimliden de oluyoruz. Monreal dünyanın en iyi sol beki mi? Hayır. Dünyanın en iyi sol beklerinden biri mi? Düşünsen bir dolu isim sayarsın. Lakin icraata baktığında en azından Premier ligin bütün sol beklerinin üzerinde bir üretimi var ve artık sol beke problemler üzerinden bakılmıyor. Al-Unut oyuncu tipi bu. Alırsın ve unutursun. Takımın düzeni işliyorsa geri adım atmaz. Kaybettirmez, kazandırmaz. Oyunun odağı o değildir çünkü. Çok da faydalıdır oysa.

Ben böyle adamlara bayılırım, Monreal'e de bayılırım. Monreal - Özil - Sanchez üçgenleri, sanat eseri değeri taşır. Sol bek, sol iç, sol açık üçgenini kurarlar, sabaha kadar seni ortada döndürürler, en zayıf anında Sanchez'i veya Monreal'i kaçırırlar, atak sonuca ulaşmıştır. Bu üçgene ayak uydurmak için iyi futbolcu olacaksın zaten, orası ayrı. 

Peki Gibbs'e yapılan yatırım ne oldu? Artık kenarda bekliyor. Skorun korunması gerektiğinde Monreal'in önüne 2. bek olarak giriyor ve artık sırasını bekliyor. 5-6 sene ona yatırım yapıldı, karşılığını veremedi. O kadar süreyi de Wenger'den başkası da vermezdi zaten. Çöpe atılmış da değil esasında ama artık işi çok daha zor.

Monreal Arsenal'e transfer olduğunda İspanya Milli takımı oyuncusuydu. O bocalama devresinde kadronun dışında kaldı. Şimdi tekrar kadroya dönmüş durumda. Muhtemelen Avrupa Şampiyonası'nda da izliyor olacağız. Koscielny'nin sakatlığı, takımın sol bek sorununu çözdü. Nereden nereye...